24 Ağustos 2008 Pazar

İSLAMİ AÇIDAN KÜRT SORUNU

Kürt sorunu, egemen sistem tarafından ülkemizin halklarına dayatılan jakoben toplum mühendisliği projelerinin ürettiği en önemli sorunlardan biridir. Adil bir çözüme kavuşturulmadıkça da, maddi manevi büyük kayıplara, ızdıraplara, insanlık onurunu ayaklar altına alan uygulamalara sebep olmayı sürdürecek olan ve sürekli acılı yeni sorunlar üreten bir ana sorundur. Aslında Kürt Sorunu, iç içe geçmiş, birbirini dorğuran ve besleyen pek çok sorundan oluşan bir sorunlar yumağıdır.Bu büyük sorun, Türkiye'nin birinci öncelikli en büyük sorununun doğurduğu sonuçlardan biridir. Bu önemli sorun ise, İSLAMİ KİMLİK sorunudur. Egemen ulus devletin kuruluşunda gerçekleştirilen ve Kürt sorununada yol açan temel reddiye, öncelikle İSLAMİ KİMLİK ile ilgili olandır. Yani Sistemin en temel ve "birinci öncelikli" düşmanı İSLAMİ KİMLİKtir, İslam şeriatıdır ve ümmet bilincidir. İslami kimliğin ve ümmetçiliğin reddedilmesi, ikincil olarak ve bu reddediş sebebiyle Kürt kimliğinin de reddine yol açmış ve Kürt sorununu doğurmuştur. Sistem bu gün bile, İslami kimliği ve buna dair hak ve özgürlük taleplerini BİRİNCİ ÖNCELİKLİ tehdit, Kürt kimliğine dayalı hak ve özgürlük taleplerini ise İKİNCİ ÖNCELİKLİ tehdit olarak zikretmektedir.
Kürt sorunu, egemen türkçü sistemin zulmünden doğdu. Oluşturulan bu zulüm bataklığıda zulme itiraz eden isyanları besledi. İsyanları bastırmak için kullanılan abartılı şiddet politikaları ise, yeni haksızlıklara, hukuksuzluklara, zulümlere yol açarak, direnişin ve sorunun daha da büyümesine ve yeni sorunları üretmesine sebep oldu. Mazlum Kürt Hlkı, TC-PKK şiddeti ile müslümanların ilgisizliği yada kiminin şiddete dayalı yanlış tutumları arasında kaldı ve çok büyük ızdıraplar çekti, büyük bedeller ödedi. Halkın kendini nisbet ettiği islami kimliğin gerektirdiği tek sahici çözümü ortaya koyacak, yeterli, nitelikli, adil, güvenilir bir alternatif gelişmedi/geliştirilmedi. Bu sebeple halk, ne yapacağını şaşırmış, çaresiz bir durumda bırakıldı. Sonuçtada azımsanmayacak bir bölümü, kendi islami kimlik ve değerlerinede düşman olan PKK'ya sığınmak zorunda kaldı.
Kürt sorunu, hem sistemin islami kimliği dışlamasının kendisinin de doğumuna yol açması, hem de tek adil çözümünü temsil ediyor olması bakımından İslam ve Müslümanlarla çok yakından ilintili bir sorundur. Buna reğmen, Müslümanların yetersizliği; Güçsüzlüğü; eklektik sağcı, devletçi, ulusalcı kimlikler altında asimile olmaları; tevhidi bilinçlenmenin, Kur'an'la teçhiz olmanın son derece yeni olması ve kendilerinin de aynı sistemin mazlumu konumunda bulunmaları gibi sebeplerle, bo sorun hakkında islami açıdan ciddi şeyler söylenmemiş ya da yapılmamıştır. Geç de olsa bu görev mutlaka yerine getirilmelidir. Müslümanlar olarak bu önemli sorunla ilgili islami düşünceler ve özgün projeler üretmeliyiz. Çözüme katkı yada zulmün geriletilmesi amacıyla ciddi islami çabalar göstermeliyiz. Çözümü sağlayacak gücümüz olmadığı için sonuç alamasakta, zulmü ifşa ve tel'in edip adaletle bu mazlum halkın yanında yer almalıyız.
işte bu yazı, büyük acılara ve adaletsizliklere yol açmış olan kürt sorunu ile ilgili islami ve insani sorumluluğumuzu hem hatırlatmak hemde bu büyük sorumluluğun yerine getirilmesine, kendi çapında mütevazi bir katkıda bulunmak amacıyla kaleme alınmıştır.
Rabbimiz, bize İslami sorumluluklarımızı yerine getirerek rızasını kazanmayı; mazlum Kürt halkına bu amansız zulmün pençesinden kurtularak, adalet içinde yaşayacağı özgür vasata kavuşmayı; Türk halkına da kendisine rağmen, aslında kendisine de dayatılan Türkçülük adına yapılan bu zulmün gölgesi altından kurtulmayı; Kürt, Türk bütün müslümanlara, geçmişte olduğu gibi kardeşçe bir arada yaşayacakları, islam hukukuna dayalı gerçek barış ve adalet sistemine ulaşmayı nasip etsin. Amin.
Kürt Sorununa Yol Açan Arapçılığın Ve Türkçülüğün Doğuş Serüveni
Kürt sorunun doğmasına yol açan tarihi arka plan nedir? yüzyıllarca bir arada kerdeşçe yaşamış müslüman kavimler arasına, nasıl oldu da bu ayrılık tohumları ekildi? Hangi yanlış tercihler ülkemizde "kürt sorunu" diye bir sorunun doğmasına yol açtı? Oldukça uzun anlatılması gereken bu serüveni, kısaca da olsa ortaya koyarak başlamak, konunun daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunacaktır. Kavmiyetçilik, ulusalcılık ya da yanlış kullanımıyla "milliyetçilik" batının ilahi olanı dışlayarak oluşturduğu seküler(batıcı), modern paradigmasının ürünüdür. Sanayi devrimini takiben ortaya çıkan burjuva sınıfı, kapitalist kesim, ulusalcılığı kendi gayri insani hedefleri ve çıkarları uğrunda bir araç olarak kullanmıştır. yani "Milliyetçilik"/ulusalcılık bir burjuva ideolojisidir. Burjuva sınıfı; ulusalcılık ve ulus- devlet yapılanmasıyla; çıkarlarını koruyup geliştireceği bir sistem ve ideoloji oluşturmuştur. Buna göre, ulus-devlet, ulusal bayrak ve ulusal marşlar kutsallaştırılmış, kutsal ulusal günler icat edilmiştir. Bu günler ve bayrak törenleri, ulusal dinin ritüelleri haline getirilmiştir. Böylece ulusalcılık dinleştirilmiş, geniş halk kitleleri, ulus-devletin sahibi oligarşinin ve sermayedarların çıkarları istikametinde, bu batıl ulusal din kullanılarak kolayca yönlendirilmiştir. yeni türeyen sermayedarların ve snayicilerin iki hedefi vardı.
1-İç pazarın yalnız kendilerine tahsisini sağlamak diğer ülkelerin mallarının ithalini önlemek.
2-Dünyanın diğer bölgelerinde pazarlar bulmak ve oraların kaynaklarını sömürmek.
İşte sömürgeci kapitalizm, bu iki hedefini gerçekleştirmek için nasyonalist duygulardan istifade etmiştir. Dini hüviyet kazandırılarak kutsallaştırılmış nasyonalist duyguların uyandırılması, toplumdaki "mustaz'af"ların/zayıf bırakılmışların dikkatlerini ulusal sorunlara çekerek, toplumsal adaletsizlikleri unutturmuştu. Bu sebepten kendi toplumlarının güçsüzlerini sömürerek gelişen sermaye çevreleri, nasyonalist/ulusalcı duyguları körükleyerek, genellikle ezilenlerden oluşturdukları ordularla, mamulleri için yeni pazarlar, fabrikalar içinse ucuz hammadde kaynakları aramaya yönelmişlerdir. İşte asırlar süren kanlı sömürgecilik böyle başlamıştır. Batıda geliştirilen ve bazı batılı müsteşrikler, düşünürler vasıtasıyla islam alemine sokulan nasyonalist(milliyetçi/kavmiyetçi) düşünceler, zamanla islam ümmetinin parçalanmasına sebep olmuştur.
Sanayi devrimi ile büyük maddi hamleler yapan Batı, kendi siyasi ve ekonomik menfaatleri bakımından islam dünyasındaki vahdeti büyük bir engel olarak görüyordu. Çünkü gelişen sanayi için gerekli ve yeterli hammadde kaynaklarının islam Dünyası, Ortadoğu, Hint alt kıtası ve çevresi olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Bunun yanında fazla üretimin yüksek fiyatlarla satılabileceği büyük tüketici kitlelerinin de yine islam dünyasında bulunduğu gerçeğinin farkındaydılar. Hindistan, Endonezya ve Malezya gibi ülkelerde, "milliyetçilik" ulusalcılık duygularını tahrik etmeye hiç gerek görmeksizin bu niyetlerini gerçekleştiren sömürgeciler, Osmanlı İmparatorluğu dahilinde olup ümmet kimliği ile kucaklaşmış bölgelerde ise kavmiyetçiliği ve nasyonalist duyguları tahrik etmeyi özel programlarla sağlamışlardı. Çünkü Osmanlı topraklarında sömürgeciliğin nufuzunu ancak bu şekilde temin edebileceklerini biliyorlardı. İşte bu sebeple islam dünyasına ve özellikle Osmanlı idaresi altında birlikte yaşayan ümmet arasına sokulan Nasyonalizm akımı, ilk hedef olarak Mısır'ı seçmiştir.

Napoleon'un Mısıra saldırısı, islam dünyasındaki batıcılığın başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Fransızların Mısırda kaldıkları kısa süre içerisinde batılı düşünceler, Mısırlı fikir adamlarına sirayet etmiştir. Napoleon; Mısır milliyetçiliğini(Arap ulusalcılığını) geliştirmek, Mısırlıları, kendi eski tarihleriyle övünmeye sürüklemek amacıyla "Mısır kuruluşu" adlı bir müessese kurdurmuştur. Görünüşte eski mısırın tarihi ve kültürü hakkında araştırma yapan bu kuruluş, gerçekte islami vahdet bilinci karşısında "Mısırcılığı" kuvvetlendirmek ve islama bağlılıklarını zayıflatarak Mısırı Osmanlı imparatorluğundan ayırmak için kurulmuştur.Aynı Kuruluş aracılığıyla bazı ünlü Fransız düşünürleri de mısıra gönderilerek bu gaye uğrundaçalışmaları temin edilmiştir. Bunların görevleri, Mısırlıları kendi eski kültürleri olan firavun kültürüyle ve fransa kültürü ile aşina etmekti. Bu araştırmacılar, "Firavunlar Uygarlığı"nın azameti ve büyüklüğü hakkında kitaplar yazdılar. bu gayretler işe yaramış, Osmanlıya karşı ilk ayaklanma mısırda ortaya çıkmıştır. 1863-1879 arasında mısırda Fransa, Amerika, İtalya ve Almanya tarafından yaklaşık 77okul faaliyete geçirilmiştir. Nihayet "Mısır kavmiyetçiliğinin bayraktarları olan bir grup batıcı aydın ortaya çıkmış, "Mısır Batı Uygarlığının izleyicisi Olmalıdır" demeye başlamışlardır. Bunlardan Difaat et-tahtavi, Mısırlıların ayrı bir ümmet olduklarını ve onların sevgi ve vefakarlıklarının ekseninin ulus ve vatan olması gerektiği üzerinde durmuştur. Aynı zamanda da kavmiyetçiliğin İslam'la çelişkisi olmadığını da ispata çalışmıştır. Mısır kavmiyetçiliğinin öncülerinden bir diğeri, babası Yahudi, annesi italyan olan Yakup Dav idi ve "el-Mustakbel es-Sekafet" kitabında Mısır'ın İslam dünyasınyla değil Avrupayla bağlantısı olduğunu ispatlamaya çalışmıştır.işte böylece mısırda "milliyetçilik" doğmuş ve yayılmıştır.

Batı Düşüncelerinin ve sömürgeciliğin yayımasından önce, Arap bölgelerinde ciddi bir varlık göstermeyen kavmiyetçilik, batının söz konusu tahrikleriyleyayılmaya başladı. özellikle ingiliz sömürgeciliği; misyonerler, Hristiyan araplar ve batıcı aydınlar aracılığı ile diğer arap bölgelerinde de "milliyetçi" ve ırkçı taasupları çok ciddi bir şekilde yaymaya çalışmışlardır. Arap kavmiyetçiliği Mısırdan sonra Suriye, Lübnan ve Ürdün'de ortaya çıktı. çünkü bu bölgelerdeki misyoner çalışmaları her yerden daha çoktu. Hem fransanın hemde İngilterenin uşağı pozisyonundaki Necip Azuri 1904'te Pariste "Arap milliyetçiliğinin Uyanışı" adında bir kitap yayımladı, ayrıca "Arap vatanı Birliği" adında bir encümen kurarak bunun yayın organı olarak "Arap İstiklali" adıyla aylık bir dergi yayınlamaya başladı. Bu dergide Araplar ve türkler arasındaki ırksal, kültürel ve siyasi farklılıklar ele alınıyor, Arap kavminin Türklerden üstün oluşu belirtilerek, Osmanlıdan ayrılmanın gerekliliği vurgulanıyordu. Azuri dışında Petrosi Bostani, Vasıf El-Yezici, İbrahim El-Yezici, Selim Nafel, Mikail Şemhade, Şem'an Kelhun, Circis Feyyaz, Arslan Dimaşki gibi pek çok kişi aynı gaye uğruna mücadele ettiler. ve neticede başardılar. Kimi Arapların kavmiyetçi başkaldırısı işte böyle organize edilmeye çalışıldı.

"Milliyetçilik"/Kavmiyetçilik akımının girdiği ilk islam ülkelerinden bir diğeride Türkiye idi. Ünlü Müsteşrik Bernard Lewis, Türk kavmiyetçiliğinin başlangıcında/kaynağında üç Avrupalı Yahudinin bulunduğunu bildiriyor. Türklerde kavmiyetçilik duygularını ateşleyen ilk şahıs İngiltereli bir Yahudi olan Arthur Lumley David(1811-1882)dir. Yazdığı kitapta Türklerin Araplardan ve diğer doğu kavimlerinden üstün olduğunu ispatlamaya çalışmıştır. 1851 yılında Fuat veCevdet paşa, Davidin yazılarının bir çoğunu Türkçeye çevirmişlerdir. İkinci Yahudi ise David Leon Cohun'dur. Bu yazarda Türk kavmiyetçiliğinin uyandırılmasında önemli roller oynamıştır. Pariste sürgünde olan Türklerden ve Mısırlılardan oluşan bazı dernekler kurarak fiilen bu ülkelerde kavmiyetçilik hareketlerinin temelini atmaya çalışmıştır. Özellikle Jön Türkler'in arkasındaki en güçlü destekçilerden biri olmuştur. Türk ve Arap "milliyetçiliklerinin"(kavmiyetçiliklerinin) uyanıp yaygınlaşmasında en büyük rolü oynayan kişi, ünlü müsteşrik Arminius Vambery idi(1832-1918) Vambery, Macaristan Yahudi din adamlarından birinin oğludur. "Türk Milliyetçiliğini" uyandırmak için pek çok eser yayımladı. Türkiyenin yüksek rütbeli devlet ve siyaset adamları ile de yakından tanışıyordu. ve onlar üzerinde de önemli etkiler bıraktı.

Yahudilerin, İslam ümmetinin siyasi birliğini parçalamaya yönelik tüm bu gayretlerinin sebeplerinden biri de Flistin'in işgali için zemin hazırlamaktı. Sultan Abdılhamir ile Filistin topraklarının göçmen Yahudilere tahsisi ile ilgili olarak yaptıkları neticesiz görüşme, bu hedefe ulaşmanın yolunun Abdulhamit'i devirmekten, İslam ümmeti içindeki Arap-Türk vahdetini kırmaktan geçtiğini düşünmelerine sebep olmuştur. ve yaptıkları çalışmalarla hem "Jön Türkler" hareketini kurarak Abdulhamit'in üstüne salmak suretiylesultanı zindana attırdılar, hemde Arap-Türk "milliyetçiliklerini" kışkırtarak vahdetin yıkılmasına sebep oldular. İşte böylece islam ümmetinin sonsiyasi birliğini de dıştan düşmanlar ve içten işbirlikçiler el ele vererek "milliyetçilik" aşkı ile parçaladılar. İslam ümmeti içine kavmiyetçiliğin, ırkçılığın girdiği ilk iki kapı "Arapçılık" için mısır, "Türkçülük" içinse Türkiye olduğu ve Kürt sorununun doğmasına da ağırlıkla bu iki sebep olduğu için sadece bu iki örnek üzerinde ve kısaca durmakta yarar gördük. Yoksa islam coğrafyasının diğer bölgelerinde cereyan eden bu anlamdaki tümgelişmeleri ele almak, bu yazımızın amaçladığı bir husus değildir.Arap ve Türk kavmiyetçiliklerinin başlangıcının arka planını ortaya koymak, değineceğimiz asıl konunun anlaşılmasına katkı sağlayacağı için kısaca ele alınmıştır.